20 Aralık 2009 Pazar

BİZ HAK ETTİK !!!

BİZ HAK ETTİK...

İnsanlar layık oldukları şekilde yönetilirler.
Severim bu sözü.
Doğru sözdür çünkü.
Yöneticilerin beceriksizliğinden , içinde bulunduğun çıkmazdan şikayet etmeyeceksin.
Çare üreteceksin.
Çare üretecek gücün yoksa ne yapacaksın?
Çaresizliğin , parçası olmayacaksın.
Düzenin dümen suyuna gitmeyeceksin.
Düzenin dümen suyuna gidenlerin düzenden şikayet etme hakkı yoktur.
Şikayet ettiğin yöneticilerle uyum içindeysen o yöneticilerden farkın yoktur.
Onlar başarısızsa sen de başarısızlığın bir parçası olmuşsundur.
Bu bir suçsa sen de o yöneticiler kadar suçlusundur.

Bu kulüp , sezon başında belli etti sezon sonu akıbetini.
Dedi ki başkan:”Hedefimiz ilk 10”
Peki kim geldi ilk 10 hedefi olan takımın başına? Ligden düşen son üç takımdan birinin hocası : Erhan Altın...
Dedik ki : “Olmaz... Düşeriz.. Elinde Messi bile olsa kurtuluşumuz olmaz.”
Çünkü takımın başındaki kişi usta değilse kaliteli malzemeyi bile mundar eder.
Nitekim etmiştir. Ali İpek bunun örneğini bu camiaya defalarca yaşatmıştır: Mehmet Kulaksızoğlu , Ali Yalçın , Ümit Kayıhan...
Bu ibret dolu deneyimlerden ders alınacağına yine bir çam devrilmiş ve takımın başına Erhan Altın getirilmişti.
Ne oldu?
Yanlış hesap Bağdat'tan değil TSL hezimetlerinden döndü.
Sonra dediler ki : “Akıllandık.. Bundan sonra yardımcı hocalarla çalışmayacağız”
Nurullah Sağlam getirildi rica minnet. Takım toparlanmaya başladı az buçuk.
Ama başkandan yine bir skandal hamle ve Nurullah Sağlam şehri terk etmek zorunda kaldı.Biz Nurullah Hoca gittiği gün düşüş sürecinde son noktayı yaşadık.
Geldiği günden beri 8-9 hocayı gönderen bir yönetimle hangi aklı başında hoca anlaşır?
Hiç kimse...
Sonuç: Deneyimsiz Hakan Kutlu takımın başına getiriliyor.
“Bundan sonra yardımcı hocalarla çalışmayacağız” sözünü hiçbir medya mensubu,hiçbir taraftar hatırlatmıyor başkana.
Tribünler de yutuyor bu lokmayı.
Kimse tepkisini gösteremiyor.
Kimse diyemiyor ki : “Başkan bu takım düşüyor , sen ne yapıyorsun?”
Ve ilk yarı karnesi : 17 maç sıfır galibiyet , 7 puan...

Bu duruma gelene kadar birkaç yumuşak tepkiye bile celallenen , “gıdıklama” edebiyatıyla taraftarı hedef gösteren yönetime zerre kadar tepki gelmemiştir.
Herkes bu rezaleti içine rahatlıkla sindirebilmiştir.
Bu vakitten sonra gösterilecek tepkinin de zerre kadar değeri kalmamıştır.
GEÇMİŞ OLSUN.

Zamanında ikaz edilmeliydi. Siz ne yapıyorsunuz , denilmeliydi ; fakat denilmedi.
Kimsenin işine gelmedi.
“Amaaannnn , neme lazım yahu... Başıma iş mi açayım” dedi herkes.
Alın size işin kralı...

Bundan sonra jenerik müziğiniz : “Baaank Asya Birinci Lig , Birinci Lig Bank Asyaaa...”
Nasıl , güzel mi? Kulağa hoş geliyor mu?
Bundan sonra böyle...


Artık sızlanmanın tepkinin anlamı yok.
Hak edilen bir sonuç bu.
Beceriksizliklere , vurdumduymazlığa, zorbalığa , haksızlığa,adaletsizliğe , goygoyculuğa,yağcılığa,nemelazımcılığa seyirci kalınırsa hak ettiğimizi alırız. Nitekim aldık...

Biz istedik böyle bir yönetimi.
Biz istedik böyle bir sonucu.
O zaman layığız demektir.

Bu kentin tek büyük markasına sahip çıkamadık.
Armamıza sahip çıkamadık.

Bilet alıp maça girmeyi ya da 90 dakika bağırmayı takıma sahip çıkmak sandık.
Yöneticilere sahip çıkmayı Denizlispor'a sahip çıkmak sandık.

Denizlispor'un futbolculardan daha büyük olduğunu anladık da yöneticilerden büyük olduğunu anlayamadık.

Biz hak ettik.
Tahammül ettiğin şey hak ettiğindir.
Samimiyetsiz futbolculara , beceriksiz yöneticilere , acemi hocalara , tepkisiz tribünlere , vurdumduymaz medyaya tahammül ettik.
O zaman bu tahammül gösterdiklerimize layığız biz.
Layık olduğumuz şekilde yönetildik ve tahammül ettiğimiz sürece de bu zihniyetlerce yönetileceğiz.

TRİBÜNLERİ KÜME DÜŞEN BİR KENTİN TAKIMINI KİMSE BU LİGDE TUTAMAZ...

2 Aralık 2008 Salı

Yönetici Neyi Yönetir?




Kulüplerimiz kongrelerde yönetici kadrosu seçer , bir de başkan. Ne diye?Yönetsin diye…
Peki neyi? Kulübü mü? Camiayı mı? Gerçekten bu yöneticiler neyi yönetir?
Ülkemizde genelde “sadece kulübü” yönetir , yönetmeye çalışır , kimi becerir kimi de yüzüne gözüne bulaştırır.
Ne yapar kulüp yöneticilerimiz? Futbolcu transfer eder , teknik direktör getirir , gücü yetenler de bunlara ilaveten tesis işine falan girer. Başka? Başka yok…
“Yetmez mi kardeşim , bunları bile yapamayan sürü sepet yönetici var bu ülkede.” demek de olası fakat bu durum fazla sürmüyor. Birkaç sene sonra en küçük bir olumsuzlukta tüm yapılanlar yerle bir olabiliyor.Çünkü bu başarılar temelsiz bir zeminde gerçekleştiriliyor. Devamı yok… Olamaz da… Üstelik bu en iyimser tablo… Daha kötüleri sayıca fazla.

Yöneticiler yıllarca sadece “takım” yönetti. İşin acı yönü , yapayalnız yönettiler. Durum hala aynı.
Fakat bu yalnızlığın mimarı yine kendileri. Üç beş yönetici arkadaşıyla birlikte hem finans hem sportif başarı peşinde koştular… Arkalarında bir kamuoyu desteği olmadan… O kamuoyunu yaratmak adına bir girişimde bile bulunmadılar.

Bir kentin adını taşıyan kulübün yöneticisi olmak sadece kulübün(futbolcu,teknik kadro,kulüp çalışanı) başkanı olmak şeklinde algılandığı için sırtı yerden kalkmıyor kulüplerimizin. Bir şehir kulübünün yöneticisiysen o şehirde futbol adına ne varsa senden sorulmalı.
Gündemi sen belirlemelisin.
Futbol kamuoyunu sen yönetmelisin.
Camiaya sen el atmalısın. Camia dediğimiz olgu kulüp binasının kapısından ötede. Camia , medyasıyla , sivil toplum kuruluşlarıyla,belediyesiyle,mülki erkanıyla ve en önemlisi o şehrin sokaklarını arşınlayan halkıyla koskoca bir kitledir. Kısacası , şehrin kendisidir camia…
Yöneticinin futbolcu transferinden , hoca getirmekten , tesis ve para peşinde koşmaktan çok da önemli bir görevi vardır: kulübü şehre mal etmek…Şehri , adını taşıdığı kulübün taraftarı haline getirmek. Bir şehrin en büyük sivil toplum örgütüdür bu başarıldığı zaman ve önünde hiçbir güç duramaz.

Bizim yöneticilerimiz ne yaptı yıllarca? Taraftar bulabilmek için bedava kale arkası biletleri verdi birkaç yüz tane. Gelin , takımımıza destek verin dedi. Birkaç yüz kişi ile başlayan tribün desteği her ne hikmetse yıllardır o bilet sayısını geçebilmiş değil. Geçemez de… Bedava taraftarlık ve beleş bilet , kimileri için bir ranttır.Bu rantın yiyicileri model olarak bellidir ülkemizde. Bedava biletin müşterisi taraftar falan değildir. Bunlar takımın değil yöneticilerin taraftarıdır.Bunlar geçici ve tehlikeli önlemlerdir. Bir kentin takımına böyle sahip çıkılmaz. Böyle bir uygulama yönetimleri daha da yalnızlaştırır.
Yönetimler boş tribünlere oynamak yöreni o tribünleri doldurmak hatta bu doluluğu gerçek taraftarlarla sağlamak zorundadır. Her maç sonrası ve öncesi ağlak ağlak “taraftarlarımızı takımı desteklemeye çağırıyoruz” beyanları vermek zorunda kalmamalı.

Kentin adını taşıyan kulübü kente mal etmek adına uzun vadeli bir projesi yok yöneticilerimizin. Hiç olmadı.
Sadece kulübü yönetmeyi yöneticilik zanneden yönetimler camiayı yönetmeye talip olmadı. Olamazdı da çünkü ortada bir cami yok. Önce camiayı yaratacaksın. Yani kentini taraftarın yapacaksın.Kentin kendisi bir camia olacak ki sonra da o camiayı yöneteceksin.

Kenti tamamen taraftar yap , kulübün arkasında olsun. Tribünlerin apaçilerin zulmünden kurtulsun.
Ürün satışın artsın.
Gişe hasılatın yükselsin.
Kombine satışın artsın.
Arkasında on binlerce taraftar olan bir kulübün lobisi de güçlü olur. Kimse kolay kolay senin hakkını yiyemez.
Fakat bu , her maç öncesi belli kişilere birkaç yüz bedava bilet çıkarmakla , deplasmanlara ücretsiz otobüs sağlamakla olmaz.
Projeler geliştireceksin. Kısa değil uzun vadeli projeler…
Okulları boş bırakmayacaksın.
Medyayı yönlendireceksin.
Sivil toplum kuruluşlarıyla organize çalışmalar yapacaksın.
Futbolcularını şehrin dışına yaptırdığın tesislere hapsedip halktan kaçırmayacaksın.
Adam gibi storeler çalıştıracak , bu storelerde İstanbul takımlarının formasını satmak gibi cahillikler yapmayacaksın.
Kulübünü , futbolcularını,renklerini,stadını,kulübün ve şehrin adını bir cazibe noktası haline getireceksin.
Kimse parasıyla kötü bir malı satın almaz.
Kimse sahiplenmediği bir rengin peşinde koşmaz.
Kimse taraftarı olmadığı bir kulübün başkanının arkasında durmaz.

Yönetirsin… Ama sadece kulübü… Kulüp binasının kapısında biter yöneticiliğin yalnızsan.
Yalnızsan ezilirsin.
Kulübün de ezilir sen ezilirsen.
Yalnızsan bir müddet sonra yönetemez hale gelirsin.
Birkaç başarısızlıktan sonra kendi yarattığın canavarlar tarafından medya ve tribünler önünde aşağılanırsın.
Yaptığın güzel şeyler bir anda unutulur.
Anlarsın ki aslında hiçbir şeyi yönetememişsindir.
Yönettiğin şey sadece koltuğundur.

Cemil Meriç usta ne güzel demiş:

“Havarilerini yaratamayan bir İsa’nın yeri tımarhanedir , tarih değil!”

22 Kasım 2008 Cumartesi

Acı Çekmek Özgür'lükse...........


"Acı çekmek Özgür'lükse , Özgür değil aslında hiç kimse!
Çünkü ateş sadece düştüğü yeri yakar. Aramızdan ayrılan sadece Özgür'dür. Acı olan da budur.
Üzüldük... Hem de çok... Fakat çok değil birkaç hafta sonra eski atar giderimize devam edeceğiz ve Özgür kardeşimiz "tek başına ölmüşlüğün" , o ibret alınmamışlığın sıradan bir örneği haline gelecek. Aykut da ölmüştü. Ne değişti? Değişen bir şeyler olsaydı gerçekten Özgür kardeşimiz bugün hayatta olurdu.
"Hepimiz Özgür'üz!"
Hayır , değiliz... Özgür, aşık olduğu renklerin peşinden giderken tek başına değildi belki ama ölürken "tek başınaydı."
Cenazesindeki ortamı , arkadaşlarını,sevenlerini ve ailesini gördüğümde gözyaşlarımı tutamadım ama ben "Özgür değilim" ; çünkü o mermiyi ben yemedim. Benim anam ağlamadı. Ben değilim o tabutun içindeki. Benim Özgür olmama imkan yok. Hiçbirimiz Özgür olmayalım bundan sonra mümkünse. Aykut olmayalım.
Aşık olduğu renklerin peşinden koşan insanlar bir hiç uğruna ölmesin/öldürülmesin.

11 Mart 2008 Salı

Bugün Evladınıza Bir Atkı Alın…


Bugün Evladınıza bir atkı alın.

Rengi yeşil-siyah olsun.

Ona kimliğinde yazan doğum yeri ibaresinin anlamını anlatın.

Bu kentin bir sakini değil sahibi olması gerektiğini anlatın. Bu kentin değerleri olduğunu , kendisinin de bu değerlerle beraber yükseleceğini yine bu değerlerle beraber alçalacağını anlatın.

Ona Denizlispor’un bu kentin en büyük markası olduğunu , Denizlisporlu olmanın utanılacak bir şey olmadığını anlatın.



Anlatın işte dilinizin döndüğünce… Denizli’de doğmakla Denizlisporlu olunamayacağını , bunun için karşılıksız bir sevgi , bağlılık gerektiğini anlatın.Bir atkı alıp o atkının sadece bir atkı almadığını özel bir anlamı olduğunu anlatın.



Bugün evladınıza bir atkı alın.

Rengi ne siyah-beyaz,ne sarı-kırmızı,ne sarı-lacivert olsun. Yeşil-siyah olsun rengi…

Siyahı futbolun kurulu baronlar düzenine isyanı , yeşili ise bu ihanet çemberinden kurtuluşun ümidi olsun. Yeşillerin en güzeli , siyahların en delikanlısı olsun… Denizlispor atkısı olsun.



Bugün evladınıza bir atkı alın.

Belki şampiyonluk göremeyecek. Belki milyonları bulmayacak içinde bulunduğu kitle.

Ardında bir medya imparatorluğu da olmayacak. Ama milyonların bir koyun gibi güdülmeye çalışıldığı bir kumpasın içinde çobanlara “Beni güdemeyeceksiniz” diyebilme adamlığını sergileyecek. Bu farklılığın şerefini yaşayacak bir ömür boyu. Belki bir atkı değiştirecek bu kör kaderi.



Bugün evladınıza bir atkı alın.

Onu şehrin sokaklarında gururla taşısın.

Belki onu görenler garip garip bakacak , belki kimi de kendisinden utanacak.

Belki evladınızın boynundaki atkı birilerinin aklını başına getirecek ve feodal baron kulislerinin oyuncağı olmaktan vazgeçip onlar da aynı atkıyı taşımanın şerefini tadacaklar.

Bir , iki , üç , beş derken binleri bulacak belki sayıları.Yeşil-siyah atkılar artarsa eğer bu kentin sokaklarında bilin ki evladınıza aldığınız o tek atkının marifetidir bu gurur tablosu.



Bugün evladınıza bir atkı alın.

Evladınız yoksa kardeşinize , yeğeninize o da yoksa mahallenizden küçük bir çocuğa alın.

Rengi yeşil-siyah olsun.

Yeşillerin en umut vericisi , siyahların en delikanlısı olsun…

Denizlispor atkısı olsun.

Denizlisporlu Dediğin , Kolay Kolay Yetişmez…


Zor iş yerel taraftarlık. Netameli uğraştır.

Fedakarlık ister…

Bir tarafta İstanbul’un üç derebeyi , bir tarafta mensubu olduğun kentin takımı…

İstanbul üçüzlerine angaje olmak kolaydır. Hazır başarı var , üçte bir oranında yüksek bir ihtimal şampiyonluk şansın ve bu başarının sonunda elde edeceğin manevi haz da cabası.

Tüm medya da arkandadır. Senin adına her hafta her gün her saat seni , çoluğunu çocuğunu tüm Türkiye’yi propaganda yağmuruna tutarlar. Bu açıdan baktığında zaten ligde sadece üç takım vardır , diğerleri hiçtir , yoktur… Onların yegane görevi , İstanbul baronluğunun haftada bir göstermelik rakibi olup , figüranlığını yapmaktır. Esas oğlanlar sahaya çıkacak ve bu adı sanı bilinmez kötü çocukları bir güzel benzeteceklerdir. Senaryo böyle yazılmıştır. Arada bir kötü çocuklar , yaldızlı jönlerimizi döverlerse zaten tüm hafta federasyon ve hakem kurulu topa tutularak pişman edilir.

Peki yerel kulüplerimiz ne yapar bu olumsuz gidişatı durdurmak için? Koskoca bir hiç…

Tribün desteğinin azlığından hatta hiçliğinden dem vurup maçlara davet ederler. Davete icabet de edilir ve o tribünler doldurulur kimi zaman ; peki nitelikli bir çoğunluk mudur bu?

Hatta çoğu kez dile getirip tribünlerin taraftar değil seyircilerle doldurulduğuna dikkat çekeriz bazılarımız. Beğenmeyiz tribünlerimizin bu halini. Gerçekten beğenilecek bir tarafı yok , bunu kabul ediyorum ; ama taraftar dediğin de kendiliğinden kıracına yetişmiyor ki.

Denizli diye bir şehir varsa ve bu şehrin Süper Lig’de alnının akı Denizlispor gibi bir markası top koşturuyorsa her Denizlili Denizlisporlu olmalı ve bunu bir şeref gibi etiket olarak taşımalıdır. Taşımalıdır da bu nasıl olacak peki? Birçok kentte olduğu gibi bu kent de genelde üçüz taraftarıyla dolu. Birçok Denizlili Denizlisporluluğuyla değil FB/GS/BJK’li olduğuyla övünüyor… Denizlispor’u bir Denizlisporlu olarak bu kentte takip eden gerçek taraftar sayısı komik derecede az. Kulüp yönetimlerinin öncelikle bu soruna bir çözüm bulmaları gerekmektedir.

Tribünleri küme düşen bir kentin takımını bu ligde uzun süre tutamazsınız.

Öncelikle Denizli kentinde Denizlispor taraftarının sayısını yükseltecek işler yapmalı bu yönetimler.

Taraftar profili yaratmak ve bunun sayısını yükseltmek bir projedir ve uzun soluklu bir eylemdir. İstanbul üçüzlerinin propagandasıyla yüz yüze bırakılmış insanların kendiliğinden sadece Denizlispor taraftarı olmalarını beklemek safdilliktir. Tribünlerin ve kentin nabzını tutan birçok insan var bu kentte. Kulüp yönetimleri hakimiyeti kaybetmemek koşuluyla bu kesimlerin sesini dinlemeli ve ortaklaşa bir projeye imza atmalıdır.

Belli zamanlarda insanlara bedava bilet dağıtarak ya da “maçlarımıza gelin , bizi yalnız bırakmayın” beyanatlarıyla koskoca bir kenti Denizlisporlu yapamazsınız.

Yaşını başını almış koca koca adamların , genç kızların bile üçüz formalarıyla rahatça dolaştığı bir kentte yeşil-siyah atkı takan birine bir ucubeymiş gibi bakılmaya başlanmışsa o kentin kulüp yönetimleri ve medyası elini başının arasına alıp derin derin düşünmeli ve “biz nerde hata yapıyoruz?” demelidir.

En kötüsü de bu durumun bir “utanç” olduğunun farkına varmamaktır.