11 Nisan 2007 Çarşamba




BİZ BU KENTİ TRİBÜNDE SEVDİK !


Sene 85'ti... Daha lise 3. sınıfa gidiyordum. Bu konuda bilinçsiz her genç gibi ben de İstanbul üçüzlerinden birini tutardım. Yaşadığım kentin sportif kimliği benim için pek bir değer ifade etmezdi.

İlçeden yeni gelmiştik o yıl. Arkadaşlar dedi:Henüz sezonun başı, gelin maça gidelim. Kulübümüzün maçı var bugün şehir stadında. Gittik maça. Şimdiki yurt tarafındaki kale arkasına girdik. Millet yavaş yavaş toparlanmaya başladı etrafımızda. İri kıyım ağabeylerdi. Ellerinde yeşil-siyah bayraklar falan vardı.Sırtlarında formalar... Önce garibime gitti. Küçücük çocuklar gibi formalarıyla maça gelmişler dedim kendi kendime Koca koca adamlardı. Birisi sopasından çıkarıp bayrağın üstüne oturmak istedi. Yaşlıca, uzun boylu biri geldi ve dedi ki:O bayrağın üstüne oturacağına sopasının üstüne otur! Bu sert uyarı karşısında yaşça benden büyük delikanlı bayrağı sopasına taktı ve kendine çeki düzen verdi. Yavaş yavaş işin vehametini anladım. Burası farklı bir yerdi. Televizyonlarda gördüğüm cinsten bir tribün değildi. O tribün, 57 GENÇLİĞİN tribünüydü. İlk defa geliyordum nereden bilecektim ki? Sonra grup kalabalıklaştı. Takımlar sahaya çıktı. Biraz önce ikazı yapan ağabey en öndeydi ve onun yönetiminde içinde bulunduğumuz grup tezahürata başladı. Gırtlaklar patlıyordu. Biz de girdik havaya. Bağırıyorduk. Denizlispor sahada biz tribünlerde... Her gırtlak zorlanmasında coşmaya başladım. Sahada maç vardı, futbolcular bir şeyler oynuyordu. Goller atılıyor, goller kaçıyordu; ama umurumda bile değildi.. Biz bambaşka bir havadaydık. yaşadığımız kentin sakini değil sahibi gibi hissediyorduk. Evet biz bu kenti sevdik ama TRİBÜNLERDE SEVDİK...



Maç günüdür... Akşam vaktidir.Kalabalıklar stada doğru yokuş yukarı "akar". Bu kalabalıklar şehrinin takımını tribünden izlemek üzere yola çıkanlardır. En babacanları ise gruplar halinde akar stada. Tezahüratlar eşliğinde... Tribün gruplarıdır bunlar.. Yine kale arkalarında yerlerini alacaklar, 90 dakika boyu biz de aralarında olmak üzere gırtlaklar patlatılacak. Yine atılan goller görülmeyecek.Sadece golü attığımızı bileceğiz o kadar. Bağıracağız, Pınarbaşı çekeceğiz. Arada kaçamak bir şekilde soracağız yanımızdakilere:Golü kim attı? Gerçi pek önemi de kalmamıştır. Golü atmıştık ya, kim atarsa atsın Yine aynı terane: 66'daaaaa doğdu bu renkleeerrrr.....
Tribünlerde bir kentin coşkusu, birkaç yüz delikanlının tezahüratlarıyla bir daha işlenecek yüreklerimize.
Bunlar yaşı genç ama yüreği geniş delikanlılar. Koskoca bir kenti diğer on binlerin duyarsızlığına isyan edercesine yüreklerinde yaşayan aslan parçaları... Tribünler, kentsel kimliğini onların susmak bilmeyen tezahüratları sayesinde anlar ancak. Bir kentin tribünlerde atan nabzıdır onlar. Onlar tribünde susarsa kalabalık izleyici kitleleri susar... Tüm kent susar, bir ölüm sessizliğine bürünür. Bir kenti tribünde yaşatmaktır bunun adı.

İşte bu yüzden: BİZ BU KENTİ TRİBÜNLERDE SEVDİK !!!


Biz bu şehri , bu şehrin takımını, plazma tv karşısında digital bir ortamda, sanal bir kıvamda yalandan sevmedik. Bizans güruhunun yapmacık ve kancık politikalarına kanıp ruhumuzu satmadık. Kentimizin benliğini ve gururunu bizden uzak İstanbul takımları için üç kuruşluk şampiyonluklara peşkeş çekmedik.
Asırlık birikimin,parasal gücün,medyatik pompalamanın desteğiyle hazırlanmış şampiyonlukların hatırına kentimizin değerlerini satmadık.
Hazır başarının manevi rantını yemeyi değil, zor olanı seçtik: Kentimizin takımını sevdik.

İstanbul üçüzlerinin peşinde yokuş aşağı yuvarlanmak kolaycılığını değil kentimizin kaderini sırtımıza, sevgisini yüreğimize, sesini gırtlağımıza yükledik, zor olanı, yokuş yukarı tırmanmayı seçtik.

Sevdik ulan sevdik... Pınarbaşı çektik sevdik, 66 çektik sevdik... Yenildik, üzüldük, kahrolduk ama yine sevdik. Denizlisporumuzu delikanlıca sevdik.
Sevgimiz tribünde düştü bu kentin rahmine. Adam gibi sevmeyi tribünde öğrendik.
BİZ BU KENTİ TRİBÜNDE SEVDİK !!!